Paspastan Saz: Ruhi Su'nun Cezaevi Yılları

  • Ruhi Su
  • yasaklı ozanlar
  • ozanlık geleneği
Cezaevi penceresi önünde tek telli bir bağlama silüeti

Ozanlık geleneğinde saz susmaz. Susturulmak istendiğinde bile bir yolunu bulup konuşur. Ruhi Su’nun cezaevi yılları, bu cümlenin en somut kanıtıdır. Elinden sazını aldılar, o paspastan yapılmış bir bağlamayla türkü söylemeye devam etti.

Ruhi Su neden hapis yattı?

Ruhi Su, 1951 Türkiye Komünist Partisi tevkifatı kapsamında, sol dünya görüşü nedeniyle 12 Kasım 1952’de tutuklandı ve beş yıl hapis yattı. Önce İstanbul’a getirildi. Sansaryan Han’ın alt katındaki hücrelerde beş ayı aşkın süre ağır işkence gördü. Ardından Harbiye Cezaevi’ne nakledildi.

Baskı hapisten önce başlamıştı. Ankara Radyosu’ndaki türkü programı, söylediği Alevi deyişleri bahane edilerek kapatıldı. Devletin sanatçıyla derdi, sesinin ne söylediğiyleydi. Aynı çizgiyi yıllar sonra Neşet Ertaş’ın devlet sanatçısı unvanını reddedişinde ve Mahzuni Şerif’in yasaklanan kasetlerinde de görürüz.

Cezaevinde sazı neden verilmedi?

Ruhi Su cezaevine girdiğinde bağlamasını istedi, vermediler. Bunun üzerine mahkûm arkadaşı Faik Şekeroğlu, o dönem kullanılan paspasların tahta saplarını oyarak ona bir bağlama yaptı. Ruhi Su bu sazı yaklaşık iki yıl çaldı. Ancak izin çıktığında Ankara’dan kendi bağlamasını getirtebildi.

Sesini de aynı inatla korudu. Her gün ses egzersizi yaptı. Arkadaşlarını rahatsız etmemek için cezaevinin tenha köşelerini, koridorları, tuvaletleri seçti. Anlatılara göre kimse şikâyet etmedi. Kadınlar koğuşu onu dinledi, hatta nöbetteki askerler bile ses çıkarmadı.

Paspastan sazla kurulan koro

Merkez Kumandanlığı Cezaevi’nde yüz altmış yediye yakın kişiydiler. Ruhi Su bu arkadaşları arasından bir koro kurdu. Onlarla çalıştı, konserler verdi, mahkûmlardan türküler derledi. Cezaevini kendi sesiyle bir çalışma odasına çevirdi.

Tahliye olurken paspastan yapılmış o sazı yanında götürmedi. Çok yoksul bir mahkûm arkadaşına, “parası yok, saz alamaz, çalmayı unutmasın” diyerek bıraktı. Sıdıka Su sonradan o sazı aramış, ne arkadaşa ne saza bir daha ulaşabilmişlerdi.

Cezaevinde yazdığı türküler

Ruhi Su’nun bugün bilinen pek çok bestesi o duvarların arasında doğdu. “Bu nasıl İstanbul zindan içinde” türküsünü Sansaryan Han’daki işkence günlerinde yazdı. “Mahsus Mahal”i, tabutlukta eşi Sıdıka’nın sesini duyduğu gün kaleme aldı. “Hasan Dağı”nın sözlerini ise Adana’ya zincire vurulmuş halde sevk edilirken yazmıştı.

Rivayet mi, belge mi?

Bu hikâyenin çekirdeği belgeye dayanır. Paspastan saz anlatısı, Sıdıka Su’nun “Ruhi Su ile Birlikte Kırk Yıl” adlı anı kitabında ve Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı kayıtlarında yer alır. Sazı yapan mahkûmun adı (Faik Şekeroğlu), sazın yaklaşık iki yıl kullanıldığı ve cezaevi korosu, birbirinden bağımsız kaynaklarda tutarlı biçimde geçer.

Rivayetin araya girdiği yerler de var. Bazı anlatımlar zaman çizgisini sıkıştırır, sazın tüm ceza boyunca çalındığını söyler. Oysa belgeler yaklaşık iki yıllık bir süreye işaret eder. Harbiye Cezaevi’ndeki üç buçuk yıl, cezanın tamamı değil, eşiyle birlikte geçirdiği dönemdir.

Bir ayrım daha: Ruhi Su çoğu zaman “ozan” diye anılır. Belgeler onun öncelikle bir bas-bariton, yorumcu, besteci ve şair olduğunu gösterir. Pir Sultan Abdal’ın, Şah Hatayî’nin ve Karacaoğlan’ın deyişlerini yeni bir üslupla modern çağa taşıdı. “Komünist ozan” nitelemesi, onu sevenlerin ve basının kullandığı bir sıfattır. Yerini ozanlık geleneğinin içinde değil, o geleneğin son halkalarından biri olarak aramak daha doğru olur. Yedi Ulu Ozan’dan bu yana uzanan zincirin çağdaş ucudur.

Sesi susturmanın kısa tarihi

Nesimi’nin bir söz için derisini yüzdüler. Pir Sultan’ı bir türkü için Sivas’ta astılar. Mahzuni’nin kasetlerini yasakladılar. Ruhi Su’nun elinden sazını aldılar. Her seferinde söz bir yol buldu. Paspastan bir bağlama bile bunu kanıtlamaya yetti.

Sazname'yi X'te @sazname, TikTok'ta @sazname.com hesaplarından takip edebilirsiniz.