(güncellendi )
Yemen Türküsü (Havada Bulut Yok) Hikayesi
“Havada bulut yok bu ne dumandır.” Bu dize, Türkiye’de herkesin tanıdığı bir ezginin kapısını aralar. Çoğu zaman güzel bir melodi diye dinlenir, oysa altında bir asrın en ağır acılarından biri yatar: Yemen’e gidip bir daha dönemeyen askerler ve onların ardında kalanlar.
Türkünün etrafında iki ayrı tartışma döner. Biri “kime ait” sorusu, diğeri tek bir kelime üzerine: Muş mu, Huş mu? İkisini de belge ve rivayet ayrımıyla ele alalım.
Yemen Türküsü neyi anlatıyor?
Yemen Türküsü, geç Osmanlı döneminde Yemen’e gönderilip geri dönemeyen askerlere yakılan bir ağıttır. O yıllarda Yemen’deki isyanları bastırmak için Anadolu’dan redif alayları sevk edilmiş, giden askerlerin büyük bölümü uzak çöllerde kalmıştır. Devlet, yıllarca askerlik yaptırdığı bu insanları çoğu zaman geri getirmemiş, aileler evlatlarından haber alamaz olmuştur.
Türkü bu yokluğu anlatır. Bir savaş övgüsü değildir; tam tersine, gidenin dönmediği, ananın, babanın ve gelinin geride kaldığı bir kayıp ağıtıdır. “Giden gelmiyor acep nedendir” dizesi, türkünün bütün yükünü tek satırda taşır.
Burası Muş mu, Huş mu?
Türküyle ilgili en bilinen tartışma bu tek kelimedir, ve cevabı aslında belgeyle nettir. Türkünün 1944 tarihli derleme kaydında “Burası Muş’tur” yazar. “Huş” söyleyişi ise sonradan, 1990’lar dolayında yayılan, kaynağı belirsiz bir rivayetle öne çıkmıştır.
Tartışmayı besleyen şey, “yolu yokuştur” dizesidir. Muş ovada kurulu olduğu için “yolu nasıl yokuş olur” diyenler, sözün aslında Yemen’deki “Huş” adlı bir yere işaret ettiğini öne sürmüştür. Buna karşılık İstanbul Teknik Üniversitesi’nden bir müzikoloji öğretim üyesi, derleme kaydındaki aslın “Muş” olduğunu, “Huş” söyleyişinin sonradan yapılmış bir değişiklik olduğunu, hatta zamanla bu değişikliğin yaygınlaştığını belirtmiştir. Yani elimizdeki en eski yazılı kayıt “Muş” der; “Huş” ise bir varyanttan çok, sonradan eklenmiş bir okumadır.
Yemen Türküsü kime ait, nereli?
Türkü anonim bir ağıttır; tek bir ozana bağlanamaz. TRT repertuvarına 1944 yılında, Muşlu mahalli sanatçı Düriye Keskin’den Muzaffer Sarısözen’in derlemesiyle, 341 numarayla girmiştir. Bu derleme kaydı, türkünün bilinen en sağlam belgesidir ve onu doğrudan Muş’a bağlar.
Bununla birlikte Elazığ-Harput yöresi de türküyü sahiplenir; kimi anlatı, ağıdın Harputlu şairlerce yakıldığını söyler. Aynı acı geniş bir coğrafyayı vurduğu için birden çok yörenin türküye sahip çıkması şaşırtıcı değildir. Aynı düzenin başka bir gurbet ağıdı olan Gesi Bağları’nda da Sarısözen’in derleyici imzasını görmüştük; bu kuşak, Anadolu’nun acısını kayıt altına alan kuşaktır.
Bir türkünün birden çok yöre ya da halk arasında paylaşıldığı bu durumu, Sazname’nin başka anonim türkü dosyalarında da ele almıştık: farklı halkların ortak mirası Sarı Gelin ve yedi ülkede ayrı sözlerle söylenen Üsküdar’a Gider İken (Kâtibim) bunun en bilinen örnekleridir.
Türkü gerçek bir olaya mı dayanıyor?
Türkünün anlattığı acı gerçektir, ama tek bir kişiye ya da güne indirgenemez.
Muş’ta anlatılan bir rivayete göre, yörede çok sevilen bir genç, evlendiğinin ertesi günü Yemen’e asker gider. Kafilenin ardından kalkan tozu gören genç gelin, kocasını bir daha göremeyeceğini sezip ağıt yakmaya başlar. Aradan yıllar geçtikten sonra Yemen’den dönen bir asker, ölen kocanın çantasını getirir. Bir başka anlatıda gelin, evlerin önünde kurulan hayır kazanlarının dumanını görür ve “havada bulut yok, bu ne dumandır” diye sorar.
Bu sahneler gerçek bir kişinin başına gelmiş olabilir de, türkü dilden dile dolaşırken eklenmiş de olabilir. Değişmeyen tek şey, arka plandaki tarihtir: Yemen seferleri, redif alayları ve dönmeyen binlerce asker belgeyle sabittir. Türkü, bu toplu acının tek bir gelinin ağzından söylenmiş hâlidir.
Rivayet ve belge: ne biliyoruz, ne bilmiyoruz
Belgeyle bildiklerimiz: Türkü anonim bir Yemen ağıtıdır. 1944’te Düriye Keskin’den Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiş, TRT repertuvarına 341 numarayla girmiştir. Derleme kaydında geçen söz “Burası Muş’tur”dur. Arka plandaki Yemen seferleri ve askerlerin geri dönmeyişi tarihsel olarak bellidir.
Rivayet düzeyinde kalanlar: Türküyü yakan tek bir gelinin varlığı, kocasının çantasının getirilmesi gibi sahneler ve “Huş” söyleyişi. Bunlar sözlü gelenekte yaşar, belgeyle sabit değildir.
Belgenin sustuğu yer: Türküyü ateşleyen ilk an ve ilk ağız. Böyle bir kişi olsa bile adı kayıtlı değildir. Yemen Türküsü’nü bir tek gelinin değil, evladını ve eşini uzak bir çöle gönderip geri alamayan bütün bir kuşağın yaktığını söylemek, belgeye en yakın olanıdır.
—Hakan, SazName.com Kurucusu